Nurculuk Denen Sayıklama
"Türklüğü yıkacak ağuları (zehirleri) Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor.”
Büyük Türkçü, edebiyatçı ve tarihçi Hüseyin Nihal Atsız, 7 Mart 1964 tarihli Ötüken dergisindeki makalesine işte bu başlığı atmıştı: “Nurculuk Denen Sayıklama”
Atsız’ın, genel bilgiler haricinde kendisine gönderilen Nur risalelerine dayanarak yazdığı bu makaledeki ilginç notları peşinen hatırlamakta fayda var:
“Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekâsının pek iptidaî (ilkel) olduğu zamanlardan beri insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. (…) Artık medenî insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor.” diyerek giriş yaptığı yazısında Atsız, Nurculuğu şöyle anlatıyor:
“Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. (…) Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.”
Said-i Nursî’nin, Mütareke yıllarında İstanbul’da yerel giysileriyle boy gösterip Kürtçe broşürler ve basit dergiler yayınladığını, üstelik bu yayınlarda kendi kendisini Bediüzzaman, yani “Zamanın Harikası” olarak tanımladığını anlatmaktadır.
“Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. …Kürt Said de ortaya Müslümanlık kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemeyeceği için, Türklüğü yıkacak ağuları (zehirleri) Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor.”
Said-i Nursî’nin müritlerine evlenmeyi yasak etmesinin ise, Kur’an’a ve HZ. Muhammed’e karşı gelmek olduğunu söyleyip, kendisini şiddetle eleştiriyor. Atsız, onun bu yolla Türk nüfusunun azalmasını hedeflediğini de iddia ediyor.
Türkler aleyhine hüküm verilen risale bölümlerinde ise şu ifadelerin yer aldığını söylüyor Atsız:
“Nur risalelerinin birinde, Ye’cüc Me’cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvam-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı.”
Nurculuğun ortaya çıkışı hususunda ise şu sosyolojik tespiti yapıyor:
“Bana göre Ticanîlik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebebi, millî ülküden yoksunluktur.”
Atsız, Said-i Nursî’nin “Bediüzzaman Said-i Kürdî” imzasıyla yayınlanan 1909 tarihli 48 sayfalık “İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi Yahut Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdi” adlı eserindeki hatîme kısmında, “soydaşlarım” diye hitap ettiği ve “Asurîlerin, Keldanîlerin yoldaşı arslan Kürtler” olarak tavsif ettiği Kürt vatandaşlarımıza uyanışı ve dirilişi salık verdiğini birebir alıntı yaparak anlatıyor.
Said-i Nursî’nin, Kürt dil bilgini olduğunu iftiharla belirttiği Mutkili Halil Hayalî Efendi’yi övdüğü şu çarpıcı bölümü de düşüncelerini özetlemesi bakımından alıntılıyorum:
“Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine rastgelindiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.”
Atsız, bu risalelerden yaptığı alıntılarla, Said-i Nursî’nin nasıl bir Kürtçü (Kürt milliyetçisi) olduğunu, gizlendiği “Müslümanlık” kisvesini kaldırarak ispat ediyor:
“Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş (derlenip toparlanmış) bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.
Atsız; “Haçlıların, bozuk idarenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye’yi, cehaletiniz, gafletiniz ve hamâkatinizle (ahmaklığınızla) yıkacaksınız.” diyerek de Nurculuk yolunu seçenleri ikaz etmeye çalışıyor.
Günümüze gelirsek eğer, Nurculuğun en büyük ve etkili kolu olan Gülen Hareketi, Nurculuk’tan ayrıldığına ve hatta Said-i Nursi’nin adı cemaatin yayın organlarında (ölüm yıldönümünde bile) anılmaz olduğuna göre, o halde Nurculuk gibi bir tehlike ya da tehdit kalmamıştır, denilebilir mi?
Yoksa, muarızlarının “Fethullahçılık” olarak adlandırdığı bu hareket, Nurculuk’tan ayrılıp müstakilleşerek, Amerikancı İslamcılık yolunu seçtiğinden beri, yeni bir tehdit mi doğmuştur?
Amerikan politikaları ve menfaatleri doğrultusunda okullar açıp faaliyet yürüttüğü iddia edilen, Ümraniye (Ergenekon) Sürecine bu denli müdahil olan ve Erbil’de üniversite açıp Kürt Sempozyumu düzenleyen bir cemaat, öyle sanıyorum ki Batı emperyalizminin giderek sorgulandığı bu coğrafyada, daha çok tartışılır hale gelecektir.
Evet, öyle görünüyor ki Amerikalı Gülen ve cemaati bundan böyle daha çok tartışılır hale gelecektir. Hele ki “İmam” olarak tanımlanan Ilımlı İslamcı Fethullah Gülen’in “Mavi Marmara Faciası” üzerine Wall Street Journal’e verdiği, “İsrail’in saldırganlıktaki haklılığını ve otoriteye (yani ABD-İsrail yönetimlerine) itaat edilmesi gereğini” vurgulayan beyanatından sonra…
Bu tür sözleri bir siyasetçi ya da içimizden herhangi biri söylese hiç problem olmazdı. Neticede “kişisel yorum” denip geçilirdi. Ancak bunu söyleyen, Müslümanlara yön verme iddiasındaki bir cemaatin lideri, yani Fethullah Hoca olunca işin rengi değişiyor. İnsanın aklına hemen Nasreddin Hoca’nın “hırsızın hiç mi kabahati yok” fıkrası geliyor.
Peki bu yaklaşım tarzına şaşırmalı mıyız?...
Hayır. Çünkü Alman kiliselerine nakdî bağış yapan bir cemaatin liderinin, canlı bomba saldırılarında ölen İsrail askerleri için gözyaşı döktüğünü ifade etmesi ve Irak’taki Amerikan askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua etmesi ne kadar hayrete şayan ise, -ve hatta ılımlı (Batı kontrolünde) İslam için Papa II. Jean Paul’e övgü ve bağlılık mektubu yazması ne derece şaşırtıcıysa- bu İHH-Mavi Marmara açıklaması da o kadar şaşırtıcıdır.
Gülen’in, İHH’nin politik yaklaşımı olup olmadığı konusunda emin olamadığını söylemesi, MGV orijinli İslamî teşkilatların dış politika çizgisinden duyduğu rahatsızlığı da ortaya koymuştur. Zira bu teşkilatların ideolojisini ve faaliyetlerini, kendi cemaatine rakip ve bir nevi “oyun bozucu” olarak görmektedir.
Netice itibariyle…
Gülen Cemaati, 20. yüzyılın son çeyreğinde hizip yaratarak Nurculuk’tan ayrılmış ve Yeni Asyacılar, Yazıcılar, Okuyucular gibi diğer Nur cemaatlerinden farklı olarak siyasî nüfuz ve bürokratik hâkimiyet hedefine kilitlenmişti. 21. yüzyıla girildiğinde ise, fikriyat ve eksen bakımından da Nurculuk’tan ayrılan bu cemaat; din ve maneviyat birliğinden ziyade gayr-ı resmî parti hüviyetinde, Batı’daki gizli kardeşlik örgütlerine (masonik teşkilatlara) benzer yapılanması olan, “güç” odaklı siyasî-ideolojik bir örgüte dönüşmüştür.
Ancak bu cemaatin en büyük iki zaafından ilki, karizmatik lider odaklı bir menfaat topluluğu olmasıdır. Cemaatin ikinci zaafı ise, köklü devlet geleneğinin mirasçısı olan laik bir cumhuriyet devletini -Evangelist politikaların paralelinde- perde arkasından yönetme iddiası ve idealidir.
Not: Kırat’ta beklenen ve bizim de yazılarımızda bahsettiğimiz genel başkanlık mücadelesi beklentisi, İl Başkanları Toplantısından çıkan “Cindoruk’la devam” kararının ardından (şimdilik) rafa kalkmış görünüyor. Pensilvanya’nın Soylu girişimi tutmayınca merkez sağa yeni bir isimle etki etme ve -en önemlisi- Türk milliyetçiliğini sandıkta bölme hayali suya düşmüş görünüyor.
BHaber.net
Hasan Salih GÜNDÜZ
hs_gunduz@ttmail.com
9 Haziran 2010 Çarşamba
Nihal Atsız'a göre nurculuk...
Nurculuk Denen Sayıklama
"Türklüğü yıkacak ağuları (zehirleri) Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor.”
Büyük Türkçü, edebiyatçı ve tarihçi Hüseyin Nihal Atsız, 7 Mart 1964 tarihli Ötüken dergisindeki makalesine işte bu başlığı atmıştı: “Nurculuk Denen Sayıklama”
Atsız’ın, genel bilgiler haricinde kendisine gönderilen Nur risalelerine dayanarak yazdığı bu makaledeki ilginç notları peşinen hatırlamakta fayda var:
“Dinin bir ruh ihtiyacı olduğunu bilim kabul etmiştir. Daha zekâsının pek iptidaî (ilkel) olduğu zamanlardan beri insanların din sahibi oldukları da bilinen gerçeklerdendir. (…) Artık medenî insanlar arasında din tartışması yapılmıyor. Dinler hakkında avamî yazılar değil, ancak bilginlerin etüdleri yayınlanıyor.” diyerek giriş yaptığı yazısında Atsız, Nurculuğu şöyle anlatıyor:
“Mabedsiz şehir kurmakla övünen budalalar, çirkin harabelerin mabed haline getirileceğini düşünememiştir. (…) Mabedsiz şehrin ilk yemişi Ticanîlik, onun olup kurtlanmışı da Nurculuk oldu.”
Said-i Nursî’nin, Mütareke yıllarında İstanbul’da yerel giysileriyle boy gösterip Kürtçe broşürler ve basit dergiler yayınladığını, üstelik bu yayınlarda kendi kendisini Bediüzzaman, yani “Zamanın Harikası” olarak tanımladığını anlatmaktadır.
“Zamanın bu harikası, bu Kürt Said, aslında bir Kürt milliyetçisidir. …Kürt Said de ortaya Müslümanlık kardeşlik çığırtkanlığı ile çıkıyor. Kürtçülük davasını açıkça güdemeyeceği için, Türklüğü yıkacak ağuları (zehirleri) Müslümanlık ve Nurculuk diye ileri sürüyor.”
Said-i Nursî’nin müritlerine evlenmeyi yasak etmesinin ise, Kur’an’a ve HZ. Muhammed’e karşı gelmek olduğunu söyleyip, kendisini şiddetle eleştiriyor. Atsız, onun bu yolla Türk nüfusunun azalmasını hedeflediğini de iddia ediyor.
Türkler aleyhine hüküm verilen risale bölümlerinde ise şu ifadelerin yer aldığını söylüyor Atsız:
“Nur risalelerinin birinde, Ye’cüc Me’cüc denen ve dünyayı yok edecek olan korkunç yaratıkların Özbek, Tatar ve Kırgız gibi “akvam-ı vahşiyye” (yani vahşi kavimler) olduğunu yazmıştı.”
Nurculuğun ortaya çıkışı hususunda ise şu sosyolojik tespiti yapıyor:
“Bana göre Ticanîlik, Nurculuk, yobazlık, komünizm ve partizanlık gibi hastalıkların sebebi, millî ülküden yoksunluktur.”
Atsız, Said-i Nursî’nin “Bediüzzaman Said-i Kürdî” imzasıyla yayınlanan 1909 tarihli 48 sayfalık “İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi Yahut Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdi” adlı eserindeki hatîme kısmında, “soydaşlarım” diye hitap ettiği ve “Asurîlerin, Keldanîlerin yoldaşı arslan Kürtler” olarak tavsif ettiği Kürt vatandaşlarımıza uyanışı ve dirilişi salık verdiğini birebir alıntı yaparak anlatıyor.
Said-i Nursî’nin, Kürt dil bilgini olduğunu iftiharla belirttiği Mutkili Halil Hayalî Efendi’yi övdüğü şu çarpıcı bölümü de düşüncelerini özetlemesi bakımından alıntılıyorum:
“Hakikaten Kürdistan madeninde böyle bir hamiyet cevherine rastgelindiğinden, istikbalimizi onun gibi birçok cevherler ışıklandıracaktır.”
Atsız, bu risalelerden yaptığı alıntılarla, Said-i Nursî’nin nasıl bir Kürtçü (Kürt milliyetçisi) olduğunu, gizlendiği “Müslümanlık” kisvesini kaldırarak ispat ediyor:
“Müslümanlık, temeli atılmış, büyük bilginlerini yetiştirmiş, tedvin olunmuş (derlenip toparlanmış) bir dindir. Onun yeni baştan açıklanması için Kürt Said gibi maskaralara ihtiyaç yoktur.
Atsız; “Haçlıların, bozuk idarenin, azınlık ihanetlerinin yıkamadığı Türkiye’yi, cehaletiniz, gafletiniz ve hamâkatinizle (ahmaklığınızla) yıkacaksınız.” diyerek de Nurculuk yolunu seçenleri ikaz etmeye çalışıyor.
Günümüze gelirsek eğer, Nurculuğun en büyük ve etkili kolu olan Gülen Hareketi, Nurculuk’tan ayrıldığına ve hatta Said-i Nursi’nin adı cemaatin yayın organlarında (ölüm yıldönümünde bile) anılmaz olduğuna göre, o halde Nurculuk gibi bir tehlike ya da tehdit kalmamıştır, denilebilir mi?
Yoksa, muarızlarının “Fethullahçılık” olarak adlandırdığı bu hareket, Nurculuk’tan ayrılıp müstakilleşerek, Amerikancı İslamcılık yolunu seçtiğinden beri, yeni bir tehdit mi doğmuştur?
Amerikan politikaları ve menfaatleri doğrultusunda okullar açıp faaliyet yürüttüğü iddia edilen, Ümraniye (Ergenekon) Sürecine bu denli müdahil olan ve Erbil’de üniversite açıp Kürt Sempozyumu düzenleyen bir cemaat, öyle sanıyorum ki Batı emperyalizminin giderek sorgulandığı bu coğrafyada, daha çok tartışılır hale gelecektir.
Evet, öyle görünüyor ki Amerikalı Gülen ve cemaati bundan böyle daha çok tartışılır hale gelecektir. Hele ki “İmam” olarak tanımlanan Ilımlı İslamcı Fethullah Gülen’in “Mavi Marmara Faciası” üzerine Wall Street Journal’e verdiği, “İsrail’in saldırganlıktaki haklılığını ve otoriteye (yani ABD-İsrail yönetimlerine) itaat edilmesi gereğini” vurgulayan beyanatından sonra…
Bu tür sözleri bir siyasetçi ya da içimizden herhangi biri söylese hiç problem olmazdı. Neticede “kişisel yorum” denip geçilirdi. Ancak bunu söyleyen, Müslümanlara yön verme iddiasındaki bir cemaatin lideri, yani Fethullah Hoca olunca işin rengi değişiyor. İnsanın aklına hemen Nasreddin Hoca’nın “hırsızın hiç mi kabahati yok” fıkrası geliyor.
Peki bu yaklaşım tarzına şaşırmalı mıyız?...
Hayır. Çünkü Alman kiliselerine nakdî bağış yapan bir cemaatin liderinin, canlı bomba saldırılarında ölen İsrail askerleri için gözyaşı döktüğünü ifade etmesi ve Irak’taki Amerikan askerlerinin evlerine sağ salim dönmeleri için dua etmesi ne kadar hayrete şayan ise, -ve hatta ılımlı (Batı kontrolünde) İslam için Papa II. Jean Paul’e övgü ve bağlılık mektubu yazması ne derece şaşırtıcıysa- bu İHH-Mavi Marmara açıklaması da o kadar şaşırtıcıdır.
Gülen’in, İHH’nin politik yaklaşımı olup olmadığı konusunda emin olamadığını söylemesi, MGV orijinli İslamî teşkilatların dış politika çizgisinden duyduğu rahatsızlığı da ortaya koymuştur. Zira bu teşkilatların ideolojisini ve faaliyetlerini, kendi cemaatine rakip ve bir nevi “oyun bozucu” olarak görmektedir.
Netice itibariyle…
Gülen Cemaati, 20. yüzyılın son çeyreğinde hizip yaratarak Nurculuk’tan ayrılmış ve Yeni Asyacılar, Yazıcılar, Okuyucular gibi diğer Nur cemaatlerinden farklı olarak siyasî nüfuz ve bürokratik hâkimiyet hedefine kilitlenmişti. 21. yüzyıla girildiğinde ise, fikriyat ve eksen bakımından da Nurculuk’tan ayrılan bu cemaat; din ve maneviyat birliğinden ziyade gayr-ı resmî parti hüviyetinde, Batı’daki gizli kardeşlik örgütlerine (masonik teşkilatlara) benzer yapılanması olan, “güç” odaklı siyasî-ideolojik bir örgüte dönüşmüştür.
Ancak bu cemaatin en büyük iki zaafından ilki, karizmatik lider odaklı bir menfaat topluluğu olmasıdır. Cemaatin ikinci zaafı ise, köklü devlet geleneğinin mirasçısı olan laik bir cumhuriyet devletini -Evangelist politikaların paralelinde- perde arkasından yönetme iddiası ve idealidir.
Not: Kırat’ta beklenen ve bizim de yazılarımızda bahsettiğimiz genel başkanlık mücadelesi beklentisi, İl Başkanları Toplantısından çıkan “Cindoruk’la devam” kararının ardından (şimdilik) rafa kalkmış görünüyor. Pensilvanya’nın Soylu girişimi tutmayınca merkez sağa yeni bir isimle etki etme ve -en önemlisi- Türk milliyetçiliğini sandıkta bölme hayali suya düşmüş görünüyor.
BHaber.net
Hasan Salih GÜNDÜZ
hs_gunduz@ttmail.com
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder