28 Şubat 2010 Pazar

FETULLAH GÜLEN VE CIA BAĞLANTILARI

Okullari ABD’nin Destegiyle Aciyoruz Itirafi! 1998 yilinda Fethullah Gulen hakkinda, Turkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini degistirmek icin teror orgutu kurdugu saviyla tutuklama karari cikartildi. Gulen, ABD’ye kacti. 6 yildir ABD’nin Pensyllvania eyaletinde yasiyor. Gulen, ABD’de uluslararasi okullarin, ABD4nin istegi vedestegiyle kurulmdugunu itiraf etti. “Amerikalilar istemezlerse kimseye dunyanin degisik yerlerinde hicbir is yaptirmazlar. Simdi bazi gonullu kuruluslar dunya ile entegrasyon adina gidip dunyanin degisik yerlerinde okullar aciyorlarsa, Amerika ile catistiginiz surece bu projelerin gerceklestirilmesi mumkun olmaz.” Gülen, gucunu ABD yonetiminden aldigini da saklamiyor: “Amerika su andaki konum ve gucuyle butun dunyaya kumanda edebilir. Butun dunyada yapilacak isler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dunya gemisinin dumeninde oturan bir milletin adidir. Amerika daha uzun zaman dunyanin kaderinde cok onemli rol oynayacaktir. Bu realite kabul edilmeli. Amerika gozardi edilerek surada burada bir is yapilmaya kalkilmamali ” ABD Buyukelcisi Mark Parris’in Rolu ABD ile bagi, onun Turkiye Cumhurbaskani’nin korumasina girmesine yol acabilecek kadar gucluydu. Fethullah Gulen’e bagli Gazeteciler ve Yazarlar Vakfi’nin, 25 Aralik l997 gunu duzenledigi “Ulusal uzlasma, hosgoru ve diyalog” odul toreninde, Cumhurbaskani Demirel’e de “sukran plaketi” verilmisti. Oysa o tarihte Fethullah Gulen’in okullari basiliyor, Turkiye Cumhuriyeti karsi faaliyetleri nedeniyle hakkinda adli sorusturma yurutuluyordu. Cumhurbaskani Demirel, irticaya karsi mucadelede devlet kurum ve kuvvetlerinin butunlugunu bozan bu konuma neden geldigi onemliydi. Demirel’i Fethullah’in odulunu almaya ABD Ankara Buyukelcisi Mark Parris ikna etti. Mark Parris, Iran’da 8-11 Aralik l997 tarihleri arasinda yapilan Islam Konferansi Orgutu’nun Tahran zirvesinden donusunde Demirel’i ziyaret etti. Demirel, IKO’nun Turkiye’ye karsi tutumunu protesto ederek, zirveyi bir gun once terk etmisti. Parris, Aralik ayinin ikinci haftasinda yapilan gorusmede, Turkiye’nin Ortadogu ve Orta Asya’da “Ilimli Islam”dan yana tavir almasini savundu. Fethullah Gulen’i ovdu. Turkiye’ye gelir gelmez Demirel ile “on gun icinde uc kez gorustugunu” soyleyen Mark Parris, ABD’nin Celik Cekirdegi’nin has adamlarindan. Beyaz Saray’dan Ankara’ya geldi. Bill Clinton’un yakin ekibi icindeydi. Ulusal Guvenlik Konseyi’nin, Turkiye’yi de kapsayan Yakindogu ve Guney Asya sorumlusu iken Turkiye’ye atandi. Mark Parris’in Fethullah Gulen’e ilgisi, Ankara’ya geldikten sonra baslamiyor. Gulen’in, ABD’de devlet ricali tarafindan kabul gormesini saglayan da, Mark Parris’in basinda oldugu Yakindogu ve Guney Asya Bolumu’ydu. Fethullah Gulen’in, Beyaz Saray’in yol vermesiyle, ABD’de 14 onemli temasta bulundugu belirtiliyor. Demirel’e odul toreni icin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfi’nin davetiyesini goturen kisinin, ABD’nin eski Buyukelcisi Abramowitz’in mesajini da ilettigi ifade ediliyor. Fethullah’in Okullarinda CIA Ajani Ogretmenler Fethullah Gulen cemaati tarafindan yurtdisinda, ozellikle de Turk Cumhuriyetlerinde acilan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikali CIA ajanlari, “Ingilizce ogretmeni” diye barindiriliyor. Bu isbirligi, Turkiye’de yapilan ust duzey resmi bir toplantida, bizzat Fethullahci okul yoneticisi tarafindan itiraf edildi. Durum, devletin resmi olarak yayimladigi kitapla da belgelendi. Tarih, 3 Mart 1997. Yer, Ankara’daki Baskent Ogretmenevi. Onemli bir toplanti yapilmaktadir. Ev sahibi, Milli Egitim Bakanligi Yurtdisi Egitim Ogretim Genel Mudurlugu. Konu, yurtdisinda acilan Turk okullarinin sorunlari. Toplantiya, basta Milli Egitim Bakani Mehmet Saglam olmak uzere bakanligin butun ust duzey burokratlari katiliyor. Dahasi; Basbakanlik’tan, MIT’ten, Disisleri Bakanligi’ndan temsilciler de katilimcilar listesinde. Ve elbet, yurtdisinda okul acmis vakif ve ozel sirket yetkilileri de hazir. Sira, Ozbekistan’daki 18 okulun sahibi gozuken Silm A.S.’nin yetkilisi Mehmet Mesut Ata’ya gelir. Bu okullar da, “Fethullahcilara ait” diye bilinmektedir. Ata, bircok talebini dile getirir. Sozlerini Amerika’nin Ozbekistan’daki bir uygulamasini ornekleyerek baglar. MEB’in yayimladigi Yurtdisinda Acilan Ozel Ogretim Kurumlari Temsilcileri-Ikinci Toplantisi adli kitabin 63-64. sayfalarindan okuyalim: “Amerika Birlesik Devletleri, dostluk koprusu adi altinda getirdikleri 70 ogretmene diplomatik statu kazandirmislardir. Biz de, eger devletimiz, buyukelciligimiz, bu konuda diplomatik statu konusunda bize yardimci olursa Turk ogretmenlerinin, Turk egitim elemanlarinin itibarlarinin biraz daha artacagini zannediyoruz.” (Yurtdisinda Acilan Ozel Ogretim Kurumlari Temsilcileri-Ikinci Toplantisi, sayfa: 63-64. MEB Yayinlari) CIA’cilar Fethullah Okullarinda Ama ABD, CIA ajanlarini kamufle etme ihtiyaci bile duymamis, hepsinin cebineb diplomatik pasaport koymustu. Ozbekistan’da diplomatik pasaportla bulunan ABD’li “ogretmen”lerin cogu, Fethullah Gulen cemaatinin okullarinda calismaktaydilar. Ingilizce dil “ogretmeni” olarak gosterilmislerdi. Kirgizistan’da da 50-60 kadar Amerikali “ogretmen” vardi. Bunlar da diplomatik pasaportluydu. Ve Kirgizistan’da “Fethullahci” diye bilinen okullarda “ogretmenlik” yapiyorlardi. Fethullah Gulen’in okullari, egitim dili olarak da Turkceyi degil, Ingilizceyi kullanmaktadir. Ozellikle hazirlik siniflarinda haftalik ortalama 24 saati bulan Ingilizce derslerine, cogu okulda ABD’li ve Ingiliz “ogretmenler” giriyor. CIA, Fethullah’in Ogretmenlerine Resmi Pasaport Veriyor Olayin ABD cephesi ise, 1 Mart 1998 tarihli Aydinlik’ta Dogan Duyar’in haberiyle irdelendi. Nur tarikatinin basi Fethullah Gulen’in yurtdisindaki okullarinda calisan bine yakin ABD’li ogretmende, yalnizca devlet gorevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Cogunlugu Turk Cumhuriyetleri’nde faaliyet yuruten okullardaki ABD’li ogretmenler, Ingilizce adiyla “official passeport” sahibiler. Amerikan Egitim Bakanligi personeli olmayan ABD’li ogretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmalari gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gulen’in okullarinda calisanlari resmi gorevli sayiyor. Bu nedenle diplomatik pasaportla esdegerdeki resmi pasaport veriyor. Turkiye’deki karsiligi “yesil pasaport” olan “official passeport”, ABD’li ogretmenlere diplomatik dokunulmazlik sagliyor. Amerikali kaynaklar, bu pasaportlarin CIA’nin talimatiyla duzenlendigine isaret ediyorlar. Prosedur Nasil Isliyor? Gulen’in okullarinda gorev yapan ABD’li ogretmenler, bu pasaportlari ozel bir islem sonucu elde ediyorlar. ABD’de, Turkiye’den farkli olarak, ozel kesimden bir kisi, belli bir sure icin devlet memurluguna getirilebiliyor. Bu statunun kazanilmasi icin, ilgili bakanlikta bir komisyon olusturuluyor. Komisyon, kisiyi sorguladiktan sonra, gorev icin uygun olup olmadigina karar veriyor ve atamasini yapiyor. ABD’de buyukelcilik gorevine bile, ayni yontemle ozel kesimden kisiler atanabiliyor. ABD Adalet Bakanligi’na yakin kaynaklar, ogretmenlere resmi pasaport verilmesi konusunda Aydinlik’a su bilgiyi verdiler: “Gulen’in okullarinda gorevli Amerikali ogretmenlerin buyuk bir kismi Egitim Bakanligi personeli olmadigi halde memur pasaportu tasiyor. Eger bu ogretmenler ozel kesimden alinip gorevlendirildiyse, normal prosedure gore bir komisyonda dinlenmeleri (hearing) gerekirdi. Oysa bu ogretmenlerin atama oncesi sorgulari yapilmamis. Bu normal olmayan bir durum.” Amerikan burokrasisinde normal olmayan durumlara sikca rastlanabiliyor. Ancak bu tur olaganustu uygulamalar, devreye gizli servislerin girmesiyle mumkun oluyor. Gulen’in okullarinda gorevlendirilen ogretmenlerin, ABD Egitim Bakanligi’nin ilgili komisyonunda dinlenmeden resmi pasaport almalari icin, CIA’nin devreye girdigi belirleniyor. http://www.turkishforum.com.tr/tr/content/2009/02/16/fetullah-gulen-ve-cia-baglantilari/

Avrasyacı Çağrı ve Türkiye'nin Jeopolitiği

Avrasyacı Çağrı ve Türkiye'nin Jeopolitiği Aleksandr Dugin [Yeni Avrasyacılık -------------------------------------------------------------------------------- Yeni Avrasyacılık, günümüzdeki durumu küresel boyutta idrak etmeyi önermektedir: Biz, tek kutuplu bir dünyanın, yani doğrudan Amerikan kontrolünde ve Anglo-Sakson siyasi, iktisadi ve dini değerlerin hakimiyetindeki küresel Atlantikçi imparatorluğun kuruluşu eşiğinde bulunmaktayız. Jeopolitik açıdan sözkonusu olan, denizin küresel zaferi ve karanın mağlubiyetidir. Demek ki, yeni dünya düzeninin kurbanları sadece karasal devletlerin siyasi-stratejik menfaatleri değil, tekdünyacı (mondialist) ikameci-kültürün Procrustes1 yatağı¬na sığmayan tüm geleneksel değerler ve normlar sistemi olacaktır. Bugün kimse münferit mücadelede galebe çalmaya kabil değildir: halklar ve inançlar kendi aralarında hangisinin değerleri daha iyidir diye iddialarda bulundukları sürece, globalleşmenin küresel silindiri halkların, ırkların, dinlerin ve kültürlerin tüm farklılıklarını ve özelliklerini "tek bir insanlık" asfaltında ezecektir. Bu süreçte de, gerek ABD ile gönüllü işbirliğine gidenler, gerekse müstakbel küresel diktatörlüğe karşı çıkmaya cesaret edenler eşit düzeyde zarar görecek. ] 1. Bir Yöntem Olarak Jeopolitik Jeopolitik yöntem, mahiyeti itibariyle karşıt iki hakimiyet modelinin -deniz ve kara- temel düalizmine dayanmaktadır. Bu düalizmi dikkate almaksızın jeopolitik hakkında fikir beyan etmek, yerçekimi yasalarını bilmeksizin klasik fizikten bahsetmek gibi, tamamen anlamsızdır. Erbabı için bu bilinen bir şeydir. Ancak "jeopolitik" kelimesini televizyon yorumcularından duyan sıradan halk için bu bir yenilik olabilir. Bu çalışma, tüm meseleleri bu bağlamda netleştirmek amacından doğmuştur, jeopolitik yöntemdeki kara-deniz karşıtlığı, bilgisayar teknolojisindeki 0-1 şeklindeki sayısal ikili kodla aynı şeydir. Biz, bunu bir aksiyom olarak kabul ederek, jeopolitik analiz alanına adım atıyoruz. Fakat mevcut durumda her şey tedricen daha çetrefilli bir hal almaktadır. Her şeyden önce, Kuantum mekaniğinde de olduğu gibi, çoğu şey "gözlemcinin duruşu"na bağlıdır. Beyazlar veya siyahlarla oynadığımıza bakmaksızın oyunun kurallarına prensipte evet dedikten sonra birtakım problemler çıkmaya başlar. Çünkü jeopolitik yöntem tek boyutlu ve tam-simetrik değildir. Siyahlar ve beyazlar (kara-deniz) burada farklı kurallara tabi olmakta, farklı şekilde hareket etmekte, farklı amaçların peşinden gitmektedirler. Bunlar, özerk mantık ve stratejilerle donatılmış nitel kutuplardır. Diğer nicel disiplinlerden farklı olarak Jeopolitik, nitel yaklaşımdan, ana kutupların temel nitel asimetrisinden hareket etmektedir. Jeopolitik analiz mekanı, değişken (anisotropic) hallidir: Karadan denize, denizden karaya bakış farklı sonuçlar verir; bunlar, iki farklı mantığa tabi iki farklı mekandır. Kara ve deniz yalnızca gözlemin görünen hali değil aynı zamanda gözlemcinin içsel mahiyetidir; sadece dışarıda değil, içeridedir de. Kara ve deniz medeniyetinin insanları dünyayı, diğer insanları, kültürleri ve inanç sistemlerini kendi jeopolitik gözlükleriyle görürler. Ve bir de karma (şartlı olarak "kıyısal”) ara versiyonlar mevcut olduğundan, sözkonusu tablo inanılmaz derecede karmaşıklaşmaktadır. Bununla beraber, jeopolitiğin amacı, her türlü sistemde (en karmaşığında bile) kara ve deniz temel düalizmini ortaya çıkarmaktır. Bu, daha sonra en karmaşık ve çok katmanlı kombinasyonlarda bu esaslardan her birinin gelişme diyalektiğini dikkatle takip etmek için gereklidir. Çinlilerin eril ve dişil iyin ve yang) menşe' teorileri veya Marksist emek-sermaye ilişkisi diyalektiği, bize jeopolitik yöntem hakkında bazı analojiler sunmaktadır; fakat jeopolitikte tabii ki, temel kutuplar farklıdır. Jeopolitik, metafizik, gnostik veya etik teşhis yapmayı yani neyin aydınlık, hakikat ve hayır olduğunu; neyin ise karanlık, yalan ve şer olduğunu açıklamayı kendine amaç edinmez. Jeopolitik, her bir medeniyetin değer yapısının manasını anlamaya, idrak etmeye ve onun mantığını tasvir etmeye çalışır. Ancak objektif bir metodolojinin pekala belli bir medeniyetin ürünü olan somut kişileri veya bir grup insanı her zaman kullanıyor olması nedeniyle, objektif jeopolitik, teorik düzeyde dahi mevcut olamaz: her bir milli ekolün niteliksel yaklaşımını yansıtan bir jeopolitik, bir Anglo-Sakson, Alman, Rus, Arap, Çin, Japon, Türk vs. jeopolitiği olacaktır. Ve tüm bu yaklaşımlar, ezeli jeopolitik ikilikten hareket ederek, kendi ülkesinin tarihini, dinini, kültürünü, ırkını kara-de-niz temel yapı koduyla ilişkilendirerek genelleme yaptığı zaman gerçek bir jeopolitik nitelik kazanacaktır. Bir halkın ve ülkenin tarihsel olayları ile jeopolitik kod arasındaki ilişkide, milli ekoller düzeyinde önemli eşitsizlikler belirmektedir. Sözkonusu kutuplardan herhangi biri ile azami derecede yakınlaşan medeniyet duruşları mevcuttur. Bu ülkelerin ve medeniyetlerin jeopolitik ekolleri, kural olarak, metodolojinin son derece açık ve tutarlı oluşu ile seçilmektedir. Bu durum doğaldır; zira onlar jeopolitik kodu incelemekle, kendi medeniyetlerinin esas mahiyetini araştırmaktadırlar, iki medeniyet -Anglo-Sakson (deniz) ve Avrasyacı (kara)- böylesi imtiyazlı bir durumda bulunmaktadır. Diğer medeniyet nüvelerinin çoğunluğu melez bir karakterdedir: Bunların jeopolitik özelliklerini tahlil ettiğimizde zorunlu olarak kara ve deniz esaslarının dengesinden bahsederiz. Diğer bir deyişle, Avrasyacı ve Atlantikçi (Anglo-Sakson) medeniyet dışındaki medeniyetlerin tamamı muhtelif düzeylerde "kıyısal nitelik" taşımakta, iki temelin diyalektik uyumu üzerinde kurulmaktadır. Tabii ki, Avrasyacı ve Atlantikçi çevrenin kendisinde de gerek yekpare gerekse heterojen (jeopolitik açıdan) hatlar mevcuttur. Fakat burada tek bir temel istikametin mevcudiyetinden söz edilebilir. Bu istikametten sapmak mümkün olmakla beraber, doğrudan karşıt olanla değiştirmek imkansızdır. Kıyısal medeniyetler için ise durum böyle değildir: Burada Avrasyacı veya Atlantikçi prensiplerin zaferi, medeniyet yönünün radikal değişimine neden olabilir. Gerçi bu "kıyısal medeniyetler" açısından jeopolitik temayül değişiklikleri ile oynama, jeopolitik kimliğin temeline konulmuştur. Bu oyun, kendi ana vektörleri ile kırılmaz surette ilişkili olan jeopolitik kutuplardan farklı olarak, ne radikal bir etik anlamı, ne de mutlaklığı içermektedir. 2. Jeopolitiğin Tanımlanması Jeopolitik araştırmalarına ilgi arttıkça, jeopolitiğin açıkça bir tanımını yapmak daha önemli bir hale gelmektedir. Bu, sözkonusu kavramın hem daraltılmaması hem de genişletilmemesi için gereklidir, isveçli Rudolf Kjellen'in "jeopolitik, devletin teritoriyle ilişkisini inceleyen bir disiplindir" şeklindeki temel tanımı bugün için açıkçası yeterli değildir. Çünkü yüzyılı aşkın araştırmalar, jeopolitik yöntemin sadece devletler tarihinde değil, medeniyetsel, kültürel, dini ve iktisadi kurallara uygunlukların sistematize edilmesinde de pekala kullanılabileceğini göstermiştir. Bugün "Ortodoksluğun jeopolitiği", "islamın jeopolitiği", "sosyalizmin jeopolitiği", "demokrasinin jeopolitiği", "beyaz ırk"ın ve "siyahiler"in jeopolitiğinden bahsetmemiz gayet mümkündür. Bu nedenle, "jeopolitik"in daha geniş tanımını vermenin tam sırasıdır Jeopolitik, insanlığı mekan faktörüyle karşılıklı ilişkisi içerisinde inceleyen bir disiplindir. Son yüzyıllarda diakronizmin katı ve nitel algılanışı üzerine kurulan tarihsel (geçici) yöntem geçerli olmuştur: Halkların ve devletlerin tüm hayatı, bir gelişme süreci olarak değerlendirilmiş, tasvir edilmiş ve araştırılmıştır. Bu çerçevede tarihsel gelişmenin evrensel yasalara uygunlukları, hayatın zamana göre kurulması, ebedi şeyler olarak addedilmekteydi. Diakronik yaklaşıma olan yakın ilgi, nitel zamanla yani tarihin kendisi ile büyülenme burada tezahür etmekteydi. Coğrafya (mekan) sırf tarihin (zaman) prizması vasıtasıyla idrak edilmekteydi. Bu yüzden, halklar ve ülkeler, dinler ve kültürler dolaylı ve açık şekilde "gelişmişler" ("öncüler", "ilerlemeciler") ve "gelişmemişler"e ("geri kalmışlar", "ilkeller") bölünmekteydi. Tarihselciliğin benzersiz olması gelişmemişlerin herhangi bir değer ve orijinaliteye sahip olma hakkını reddediyordu: gelişmemişler yalnızca "öncülere yetişmek"le değerli hale gelebilirlerdi. Tarihselciiiğin istismar edilmesi, pek çok ilginç öğreti üretti, fakat bir sürü haksızlıklara da yol açtı. Bunlardan en rezili, (köle ticaretinden Auschvvitz toplama kampının dehşetlerine) Avrupa ırkçılığıdır. Nitel zaman kriterlerine bağlılık, tarihin daha yüksek bir aşamasına mensup olma, birilerine ötekiler üzerinde hakimiyet kurma hakkını sağlamaktaydı. Gerekçeleri de, ötekilerin "gelişmemiş", dahası "yetkinleşmemiş, eksik, zararlı" olmalarıydı, "ilerlemeci" milletler, çocukların, özürlülerin veya geri zekalıların himayeye alınmasına benzer şekilde "geri kalmışlar"! idare etme hakkını kendilerinde görmüşlerdi. Jeopolitik, mekansal kritere öncelik vermekle (özellikle Aydınlanma Çağından itibaren açıkça ifade edilen) tarihselciliğe karşı tek taraflı hayranlığı dengelemeyi hedeflemektedir. Bir bakıma, jeopolitik medeniyetler ve halkların senkronik tablosundan hareket etmektedir. Bir tarihçi için her şeyden önemlisi "ne zaman" sorusuna bir cevap bulmaksa, bir jeopolitikçi için bu "nerede" sorusudur. Olayların anlamı, zaman ekseninden ziyade mekan üzerindeki konumlarıyla da belirlenmektedir. Tarihselcilik, mekan (coğrafi) faktörünün türdeş ve önemsiz olduğu, tarihi zamanın ve yapısının temelde bir olduğu koşulundan ileri gelmektedir. Jeopolitik ise kürenin her bir noktasında, mekanın içsel işleyişe uygunluklarını yansıtan kendine özgü zamanı olduğunu kabul etmektedir. Bu şekilde anlaşılan jeopolitik, insan düşüncesinin, felsefesinin ve analizinin yeni biçimleri için muazzam ufuklar açmaktadır. Şimdi anlaşılmıştır ki, jeopolitik yaklaşımın uluslararası ilişkiler, askeri strateji veya makro-iktisat alanına tatbik edilmesi, bir güç uygulamasından ve oldukça somut olgulara yeni temel bir metodolojinin özel ve sınırlı -fiilen tecrübe ve tatbik edilebilir- bir uygulanmasından başka bir şey değildir. Yerel siyasi amaçların gerçekleştirilmesinden başlayan jeopolitik, fark edilmeden öyle bir raddeye geldi ki, buradan daha büyük bir ölçeğe geçmesi mukadderdir. Tarihselcilik modernite çağının alameti idiyse, jeopolitik -veya daha geniş anlamda, mekan felsefesi- postmodern çağın öncelikli enstrümanı olma iddiasındadır. 3. Türkiye'nin Jeopolitiği Türkiye jeopolitiğinin bütünsel bir tablosunu, tabii ki çağdaş Türklerin çizmesi gerekir. Bu, bütün bir milli ekol faaliyetinin ürünleri olmalıdır. Biz ise, bu temel konuya yaklaşımın sadece başlıca hususlarını kaydetmeye çalışalım. Türkiye jeopolitiğinin temel saikinin Türk etnik menşeinin kadim katmanları olduğunu kabul etmek gerekir. Devasa bir dünya imparatorluğunu (ki onun hayati merkezini şu anki Türkiye muhafaza etmektedir) kuran Türklerin tarihi yükselişinin kökünde de bu faktör bulunmaktaydı. Bozkır göçebeleri olan kadim Türkler, açıkça ifade edilen kıtasal, karasal kaynağın taşıyıcıları idiler. Onlar Avrasya'nın enginliklerinde bir halk olarak teşekkül etmiş ve yayılma, özgürlük ve iktidar enerjisini özümsemişlerdi. Moğol, iskit, Hun, Avar, Got, Alan vs. diğer Avrasya göçebeleri gibi Türkler de, gerek stepleri, gerekse daha barışçı olan yerleşik medeniyetleri kontrolü altında birleştiren göçebe imparatorluk prensibini kendi kültürlerinde barındırmaktaydılar. Göçebe imparatorluklar daima tüm Avrasya tarihinin kaynaştırıcı unsuru sayılmıştır. Jeopolitiğin kurucusu Halford Mackinder'in ifadesiyle, bu imparatorluklar "kara eşkıyaları" dalgasının parlak ifadesi idi. Aslında kıtanın derinliklerinden gelen ve kıyısal hatlardan azami uzaklıkta veya taşımacılığa kapalı soğuk okyanus mekanları ile çevrelenen bu yayılmacı ve kaynaştırıcı saik, jeopolitikte Avrasyaalık olarak adlandırılmaktadır. Bu anlamda, çağdaş Türkiye'nin ve hatta Osmanlı imparatorluğu'nun kuruluşunun kökleri saf Avrasyacılık muhitine inmektedir. Bu derin arkaik Avrasyacı menşei Türkiye jeopolitiğinin mayası addetmek icap eder. Jeopolitik köktencilik (Türkçe anlamındaki) bakış açısı savunulursa, o zaman asıl bu alt katman başlıca ve belirleyici etken olarak değerlendirilmelidir. Mekan felsefesi olarak jeopolitik, "ilerleme" anlayışını tanımadığından, bu Avrasyacı katman, Türkiye devletçiliği tarihinde üstünlük teşkil etmesine ve şu anki aşamada bir hayli zayıflamasına rağmen hiç de küçülmemiştir. Aslına bakılırsa Panturanizm ülküsü asıl bu derin katmana seslenmektedir. Gerçi sırf ırksal faktör ve tarihi Rusofobi (Rus aleyhtarlığı) vurgusu (aynı zamanda, bu ideolojinin üçüncü güçlerce ara amaçlar için kullanılması ihtimali) bu ülküyü esaslı bir şekilde göreceli kılmaktadır. Eğer Panturanizmin Avrasyacı bağlamda tashih edilmesi mümkün olsa idi, Türkiye jeopolitiğinin tutarlı ve çelişkisiz bir modeline oldukça uygun olacaktı. Türkiye jeopolitiğinde ikinci düzlem, esasen Osmanlı jeopolitiğidir. Burada başlangıçtaki Türk saikinin temelinden değişimi ortaya çıkmakta, islam faktörü ve Türkler tarafından fethedilen toprakların girift etnik ve kültürel yapısı devreye girmektedir. Burada islamın tarihi jeopolitiği ile.Akdeniz ve Orta Doğu'nun asırlara dayanan mürekkep jeopolitik sisteminin ortak hayatı (symbiasis) sözkonusudur. Gerek islamın, gerekse Orta Doğu-Akdeniz havzasının jeopolitiği, kara ve deniz vektörlerinin sıkı bir biçimde içice geçtikleri tamamen farklı konulardır. İslam ümmetinin temelini atan Arap fütuhatı, kökü itibariyle şüphesiz ki, karasal ve kıtasal idi. Akdeniz ise, kara ve deniz prensiplerinin birbiriyle daima çatıştığı karşıt jeopolitik yönelimlerin yumağı idi. Her iki jeopolitik gerçekliğin neredeyse belirgin bir şekilde tebarüz ettiği karasal Roma-denizci Kartaca açık zıtlığının dışında, sözkonusu esaslar, bu havzanın Mısır, Suriye, Mezopotamya, Yunanistan, iran vs. gibi tüm medeniyetlerde daha örtülü ve hassas bir biçimde bir arada bulunmaktaydı. Osmanlı imparatorluğu, tüm bu mürekkep jeopolitik mecmuun tamamını Avrasyacı sert bozkırlıların denetimi altında toplamıştı. Bu bozkırlılar, imparatorluk kurucu enerjileri ve sade fakat sert askeri etikleri sayesinde bu çok çeşitli kitleyi tek bir jeopolitik sistemde eritip kaynaştırmayı başarmışlardı, Ancak Mağrip'ten Balkanlar ve Kafkaslara kadar büyük mekanlar üzerinde denetim kuran Türklerin kendileri de, fethettikleri medeniyetlere özgü jeopolitik eğilimleri tedricen benimsemekteydiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun jeopolitik tarihinin tam bir tablosunu çizmek özenli ve ayrıntılı bir araştırmayı gerektirmektedir. Bu, genelde jeopolitik için de gerekli olacak önemli ve ilgi çekici birçok bilgi verebilir. Bildiğim kadarıyla, henüz böyle bir çalışma mevcut değil. Türkiye'nin jeopolitik tarihindeki üçüncü temel aşama, milli veya post-emperyal aşama olarak adlandırılabilir. Akdeniz'in uçsuz bucaksız mekanlarına fevkalade yayılmadan sonra imparatorluğun idari nüvesinin jeopolitik saiki, dar bir milli devlet boyutuna kadar geriledi. Bu durum hemen birçok yeni probleme yol açtı: Türkler emperyal idarenin etnik çekirdeğini oluşturdukları zaman milli esas, jeopolitik, sosyal ve dini misyonla örtüşmekteydi. Fakat önder bir etnisitenin üstünlüğünde Kemalist ulus-devlet modeline geçişte özellikle Rum, Bulgar, Ermeni ve Kürt milli azınlıklar problemi yeni bir boyut kazandı. Modem Türkiye'nin, Genç Türklerin demir iradesi ile perçinlendiğini,, laiklik ye milliyetçilik prensipleriyle kaynaşmış, katı bir askeri özün üstünlüğünde kurulduğunu biliyoruz. Fakat askeri-siyasi yapıyla böylece perçinlenen ulus-devlet oluşumu artık büsbütün yeni bir jeopolitik çizgiyi dikte etmekteydi: O andan itibaren Türkiye, islam aleminde liderlik iddiasında bulunamazdı. Zira diğer islam ülkelerinin (Büyük Britanya tarafından desteklenen ve hatta tahrik edilen) çoğunluğu, Türkiye karşıtı milli politikalar neticesinde ortaya çıkmışlardı. Türkler emperyal fonksiyonlarını da kaybetmişlerdi; devletleri etrafında Arap ülkeleri, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, iran gibi eski ve yeni düşmanlar bulunmaktaydı. Bu durum, dış desteği zorunlu kılıyordu. Ankara, 20. yüzyılın birinci yarısında angaje olmamış jeopolitik müttefik olarak Almanya'ya yönelmiş, II. Dünya Savaşından sonra ise, bu "harici akciğer" ABD olmuştur. Jeopolitik açıdan bu, Türkiye'nin büyük jeopolitikten (kıtasal ve emperyal) küçük jeopolitiğe (durumsal ve pragmatik) geçişi anlamına gelmektedir. Biçim ve muhteva bakımından Atlantikçi blok olan NÂTO'ya girişin, aslında Türk tarihini oluşturan derin jeopolitik etkenlerin tezahür etmesiyle gerek kavramsal ve tarihsel, gerekse medeniyetsel olarak çatışacağını dikkate almak gerekir. Bu etkenler, şüphesiz ki, çoğunlukla karasal ve Avrasyacı idi. NATO ile ittifak taktik meseleleri çözmekteyse de, milli devletin biçimi ve askeri-demokratik laik rejim büyük çaplı jeopolitik geleceğin temeli olamaz. Diğer bir deyişle, Türkiye'nin (küçük değil) büyük oyunda ağırlığı olan bir oyuncu olması için kendi tarihinin manasını yeniden idrak etmesi, yeni perspektifleri tasarlaması, Ankara'nın mutabık olabileceği büyük ölçekli jeopolitik projelere sahip sağlam ve güvenilir partnerler bulması gerekir. 4. Türkiye için Yeni Avrasyacılık Bir Rus jeopolitikçisi olarak hiç şüphesiz öne sürülen jeopolitik projelerin tavsiye edilmesinde ve değerlendirilmesinde tarafsız değilim. Bunların tümü artık Avrasyacı projeler sayılmaktadır; zira Rus medeniyetinin jeopolitik mahiyeti Avrasyacılıktır. Mekan felsefesi nokta-i nazarından Rusya, Avrasya'dır; Rusya ve Avrasya medeniyetsel ve jeopolitik açılardan müteradiftir. Anglo-Sakson dünyası (objektif olarak Dünya Adası) örneğinde olduğu gibi, Heartland topraklarını içine alan Rusya'nın derin kimliği çok açıktır: Rusya ya büyük Avrasyacı kıtasal imparatorluk olacak, ya da hiç varolmayacaktır. Rusya'nın jeopolitik kimliği, "kara eşkıyaları" dalgasına, Slav unsurunun Cengiz Han imparatorluğu'nun Türk-Moğol kökeni ile ittifakına dayanmaktadır. Rus Avrasyacı düşünürler (N. S. Trubetskoy, P. N. Savitski, N. N. Alekseyev, P. S. Suvchinski, L. N. Gumilev) kendi çalışmalarında bu hususu tetkik ve sistematize etmişlerdi. Bu nedenledir ki, Türkiye'de en çok ilgimi çeken şey Avrasyacı eğilimlerdir. Çünkü bu temel üzerine sadece günübirlik müşterek menfaatlere ulaşılmakla kalınmaz, Karadeniz çevresinde ve Kafkasya'da birkaç asırdır süren Rus-Türk çatışmasına da son verilebilir ve aynı zamanda stratejik yeniden yapılanma doğrultusunda tüm kıta için yeni çok kutuplu bir proje geliştirilebilir. Bir ulus devlet ve NATO üyesi olarak Türkiye, Avrasya projesi için yeterince hasım bir oluşumdur: böylesi bir Türkiye ile Rusya'nın ortak hedeflerinden çok daha fazla jeopolitik çelişkileri bulunmaktadır. Realist olmak ve durumu aklıselimle değerlendirmek gerekir: Ankara'nın Çeçen ayrılıkçılarına belirli düzeyde yardımı, eski Türk-Ermeni sürtüşmeleri, Bakü'de Moskova karşıtı atmosferin desteklenmesi, Bakü-Ceyhan petrol boru hattı inşasıyla ilintili tüm konular, Atlantikçi ve Avrasya karşıtı stratejinin parametrelerine açıkça uygun düşmektedir. Bu durumda Rusya, iran'la ilişkilerin pekiştirilmesinden, Ermenileri öncelikli olarak desteklemeye, Kıbrıs konusunda Rumlar lehine lobicilikten, Kürt isyancılar ve islamcı gelenekselciler ile samimi ilişkilere varıncaya kadar geleneksel bir karşı hareketler sistemine otomatik olarak itilmektedir. Fakat tüm bunlar taktik düzeyde olan şeylerdir. Yeni Avrasyacı proje, tamamen farklı bir şeyi öngörmektedir. Yeni Avrasyacılık, günümüzdeki durumu küresel boyutta idrak etmeyi önermektedir: Biz, tek kutuplu bir dünyanın, yani doğrudan Amerikan kontrolünde ve Anglo-Sakson siyasi, iktisadi ve dini değerlerin hakimiyetindeki küresel Atlantikçi imparatorluğun kuruluşu eşiğinde bulunmaktayız. Jeopolitik açıdan sözkonusu olan, denizin küresel zaferi ve karanın mağlubiyetidir. Demek ki, yeni dünya düzeninin kurbanları sadece karasal devletlerin siyasi-stratejik menfaatleri değil, tekdünyacı (mondialist) ikameci-kültürün Procrustes1 yatağına sığmayan tüm geleneksel değerler ve normlar sistemi olacaktır. Bugün kimse münferit mücadelede galebe çalmaya kabil değildir: halklar ve inançlar kendi aralarında hangisinin değerleri daha iyidir diye iddialarda bulundukları sürece, globalleşmenin küresel silindiri halkların, ırkların, dinlerin ve kültürlerin tüm farklılıklarını ve özelliklerini "tek bir insanlık" asfaltında ezecektir. Bu süreçte de, gerek ABD ile gönüllü işbirliğine gidenler, gerekse müstakbel küresel diktatörlüğe karşı çıkmaya cesaret edenler eşit düzeyde zarar görecek. Kendi kimliğimizi savunmak için bizler, çok az bir süre önce rakiplerimiz ve hatta hasımlarımız olanlarla dahi ciddi jeopolitik bir ittifaka girmek zorundayız. Dolayısıyla, gerçekte ve derinden bizi yakınlaştıran şeyi aramak gerekir. Türkiye'nin jeopolitik kökünün asıl Avrasyacılıkta aranması icap ettiğini yukarıda ifade ettim. Bu az bir şey değil. Bu, Rusya-Türkiye ilişkilerinde yeni bir sayfa açılması için ciddi bir temel sunmaktadır. Bununla beraber, hayaller kurmak gerekmez: Bu sayfayı yazmak hiç de kolay olmayacak; çünkü Ruslar ve Türklerin göreceli uyuşmazlığı diğer geri kalan şeyler gibi bizim tarihi kimliğimizin bir parçasıdır. Fakat, Amerikan merkezli yeni dünya düzeninden gelen tehdidin ciddiyeti, bizleri bu aşamaya mümkün olduğunca hızlı geçmeye mecbur etmelidir. Büyük Rus filozofu Konstantin Leontev, Rusya ile Türkiye'nin mukadderatının birleşmesi gerekeceğini henüz 19. asrın sonlarında söylemiş, o zamanın bu iki imparatorluğunda pek çok ortak nokta bulmuştu. Leontev'e has olan bu Turkofillik (Türk severlik), daha sonra Trubetskoy'dan Gumilev'e kadar Rus Avrasyacılarının Turkofilliği şeklinde yeniden canlandırıldı. Dost Türk halklarının imparatorluk kurucu saikinin değerini idrak eden biz Slavlar, dostluk elini uzatmaya hazırız. Avrasya çok büyüktür ve enginlikleri herkese yeter. Ancak 21. yüzyılın "Amerikan yüzyılı" olacağına ilişkin meşum kanaat gerçekleşirse, o zaman biz ortak Vatanımızı kaybedebiliriz. Eğer bu yüzyıla "Amerikancı" olma hükmü verilmişse, o zaman Avrasya'yı ölüm bekliyor. Çünkü jeopolitiğin başlıca yasasına göre, bir deniz medeniyeti olarak Atlantikçilik, bir kara medeniyeti olarak Avrasyacılığın doğrudan karşıtıdır. Aleksandr Dugin 17 Ocak 2003 http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Siyaset/Umumi/ADugin0001.htm

19 Şubat 2010 Cuma

Tezgaha geldik!

'Tezgaha geldik! Cemaatler öc alıyor..' CHP'li milletvekilleri, cezaevinde tutuklu bulunan Başsavcı Cihaner’le görüştü. Savcının sözleri dikkat çekici.. Tutuklanarak cezaevine konulan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, “Tezgâh var, öç alıyorlar. HSYK doğru karar aldı” dedi. Operasyon sırasında Erzincan Jandarma Alay Komutanı olan daha sonra Eskişehir İl Jandarma Komutanlığı’na atanan ve şu anda da Erzurum Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Albay Recep Gençoğlu, yetkileri HSYK tarafından kaldırılan Erzurum Savcısı Osman Şanal’ın “Gülen cemaatine yönelik büyük operasyon yapacağım” diyerek ellerindeki bütün bilgi ve belgeleri aldığını söyledi. CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir ile Erzincan Milletvekili Erol Tınastepe, Erzurum H Tipi Cezaevi’ndeki Cihaner ve Albay Gençoğlu ile görüştü. Adalet Bakanlığı’nın iznine rağmen Cihaner ile görüşmelerine “yazılı izin gerekiyor” diye izin verilmeyen, kimlik sorulan ve kapıda bekletilen milletvekilleri, başsavcı devreye girince Cihaner ile cam bölme arkasından telefonla görüşebildi. Ersin ve Özdemir’in anlatımına göre Cihaner şunları anlattı: “Ergenekon ile ilişkilendirip, ‘Albay Dursun Çiçek’i tanıyor musun?’ diye sordular. ‘Biz senin onunla görüştüğünü biliyoruz’ dediler. ‘Bilmiyorum, tanımadığım adamla ne görüşeceğim’ yanıtını verdim. Bana, ‘İrtica eylem planını burada başlatmışsınız. İsmailağa cemaatiyle ve Fethullah Gülen ile ilgili olarak eylem planı yapmışsınız’ dediler. Tezgâha geldik. Cemaate yönelik işlem yapmamızın bedelini ödüyoruz.” Albay Gençoğlu da, rahatsızlığın İsmailağa tarikatından çok Fethullah Gülen cemaatine yönelik işlemlerden kaynaklandığını belirterek, şunları anlattı: “Gülen ile ilgili dinleme ve operasyon hazırlığımız vardı. Bu sızmış. Biz operasyon yapmadan önce Savcı Şanal bize bir yazı yazarak, ‘Gülen cemaatiyle ilgili elinizde ne kadar bilgi ve belge varsa bana gönderin, büyük bir operasyon düzenleyeceğim’ dedi. Elimizdeki her şeyi gönderdik. Mayıs 2009’da apar topar 10 kişiyi gözaltına aldı, sonra serbest bıraktı. Anladık ki, bizim operasyonla gözaltına alacağımız adamları bizden kaçırmak adına göstermelik operasyon yapmış. Meğer elimizdeki öğrenmek için taktikmiş. Bunun kini ve nefreti var.” Gençoğlu, savcıların 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’e yönelik sorular sorduğunu da belirtti. Milliyet

18 Şubat 2010 Perşembe

ABD'nin Sırrı ve Derin Türk Tarihi

Geçen günkü AHİM’in resmi kimliklerden din hanesinin kaldırılması ile resmi alfabede Kürtçe harflerin bulunmamasına ilişkin kararından sonra, “Tehcir-Tasfiye+Mübadele-Tasfiye=Açılım” başlıklı yazımı hesabını vermeye karar verdim… Fakat ilk önce tüm olanların soyut ABD egemenliği ile değil, 1812 yılında İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı veren ABD’nin ve tüm dünyanın mali kaynaklarını kontrol altında tutan, dinle oyun oynayan, savaşları organize eden, kendilerini Allahoğlu gören FED(*) ve onun en büyük hissedarı olan başta kalpazan Mayer Ainschel ROTHSCHILD (1743-1812) ailesi ve diğerleri olduğunu unutulmamalıdır!.. Sorun ise egemenin kim olduğunu bilmektir. Egemeni emperyalizm kavramı, B'NAİ B'RITH ve Bilderberg gibi oluşumların ötesinde iyice somutlaştırarak, tüm bu kavramların arkasında acı ve kanla beslenenin FED (Federal Rezerv,ABD Merkez Bankası) olduğunu göstermek gerekiyor. Görünürde Türkiye’nin kontrolü ABD’nin, ABD’nin kontrolü ise FED’in elindedir. İşte o FED, ilk önce ABD’yi II. Dünya savaşından sonra dünya ekonomisinde en az zarar gören ülke konumuna getirerek, diğer ülkeler karşısında ekonomik üstünlük sağladı. Savaş sonrası mali konularda ülkelerin ortak hedefi; uluslararası para sisteminin düzenli biçimde işlemesini sağlamak, ülkelerin dış ödeme güçlüklerinin çözümüne katkıda bulunmak ve uluslararası mali krizlerin" yönetimi oldu. ABD bu amaçla, 44 devleti 1944 yılının Temmuz ayında New Hampshire eyaletine bağlı Bretton Woods kasabasında bir araya getirdi. Konferansa katılan devletlere yaptırılan anlaşma sonucunda, Dünya Bankası ile birlikte IMF'nin kurulmasına karar verildi. En önemli karar ise 1 ons altının (31.1035 gr.) = 35 dolar'a sabitlenmesi, uluslararası işlem gören doların ise rezerv para olma özelliği ile tescil edilmesiydi. Zaten, ABD'nin Bretton Woods kasabasında oynanan oyunun özün de doların rezerv para olması vardı. ABD'ye egemen olan sapkınların, o tarihlerde yaptığı plan anlaşılmadı. Ne de olsa savaşın ağırlaşan sonuçları ile dünyayı dize getirmişlerdi. II. Dünya savaşı sonrası, Avrupa ile Asya aç ve işsizdi. Onun için Federal reserve'nin ABD aracılığı ile istediğini alması çok kolaydı. İstediği ise dünya ekonomisini dolar ile yönetmekti. Doları rezerv para olarak kabul eden ülkeler, dünya bankası aracılığı ile mali piyasalarını ve dış ticaretlerini kontrol altına alacaklarını düşündüler. Elde ettikleri kaynakların kullanımını ise adını 1944 yılında toplantının yapıldığı kasabadan alan Bretton Woods Sistemi ile Dünya Bankası-IMF yönetecekti. Güya bu banklardan hisseleri vardı. Böylelikle 27 Aralık 1945 yılında IMF'nin kuruluşu da tamamlandı. Bu tarihten sonra ABD dolarını basan Federal reserve, ABD dolarını altın karşısında sabit tutma taahhüdünü, 1945-1971 yılları arasında hızla savaş ve petrol ekonomisine dönüştürdü. Doların karşılığı ise altın olmaktan çıktığı, iyileşmeye başlayan Avrupa ve Asya ekonomileri tarafından yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı. ABD doları rezerv para olarak elinde tutma avantajını kullanarak, ekonomi de dışa yöneldi. Karşılığı olmayan veya kara para nasıl harcanıyorsa öyle harcanmaya başlandı... Sonuçta, “1967'deki 3,4 milyar dolarlık dış açık ve 1971'de 29,7 milyar dolara”, altın stokları ise tükenme noktasına geldi! Sapkınlar, İNSAN emeği ile dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını hızla tüketiyorlardı. Biraz geri gittiğimizde, yani henüz dünya ekonomisinin yüksek enflasyon ile tanışmadığı zamanlarda; ABD yasalarına göre dolarının basılması yine belli miktarda altının desteği ile sağlanıyordu. FED-Federal reserve, her 1(bir) doların basılması için kırk sent tutarında garanti vermek zorundaydı... Fakat 1929 yılında başlayan ve 1931 yılına kadar ABD'de ve dünyada yaşanan yüksek enflasyon, kamu açıklarının ortaya çıkmasına neden oldu. ABD de ekonomik durum ağırlaştı. "Ağırlaştırıldı!..." ABD Başkanı Roosevelt de çözüm olarak ilk önce 1932 yılında altına sabitlenmiş olan dolar basımını serbest bıraktı. Şimdi tekrar 1970'li yıllara dönecek olursak, ABD dışındaki biriken-rezerv olan dolarların karşılığında altın stoklarının yetersizliği konusunda finans dünyası, başta Fransa olmak üzere Almanya ve Japonya'yı kaygılandırmaya başladı. ABD Başkan Nixon baskılar artınca, doların altına konvertibilitesini aynen başkan Roosevelt'in 1932 yılında yaptığı gibi kaldırdı. Tek fark, yapılan anlaşma uluslararasıydı ve ABD bu anlaşmayı tek taraflı sona erdirmiştir. ABD'li sapkın Federal reserve'cilerin yarattığı bu haksız rekabetin, insanlığı ve onu ürettiği değerleri tehdit etmesi kaçınılmazdı. Böylesi emek dışı Bretton Woods sistemi ABD'nin petrol ve savaş oyunları için kullandığı araç haline dönüştü. Konuya ilişkin, 5 Ocak 2007 günü Kanaltürk de yayınlana Ceviz Kabuğu programına bağlanan Prof. Dr. Hüseyin BAĞCI “Dünya üzerinde silah satışı yapan ilk 10 şirketin 8'i Amerikan menşei, 2'si de Batı menşeidir... 20 yıllık süreçte Irak'ın silah için Batı'ya verdiği para 320 milyar dolardır”, dedi. Bu rakamın tüm körfez ülkelerinde ki tutarı ise aynı yıllarda 2 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir. Özetleyecek olursam; Federal reserve'ciler ilk önce, Roosevelt'e 1932 yılında, ABD'de 1929-1931 yılları arasında yaşanan ekonomik krizi bahane ederek, doları altın karşılığı basılmasını iptal ettirdiler. Sonrada, ele geçirdikleri ABD ile 44 devleti, II. Dünya savaşının ağır ekonomik şartlarını kullanarak, 1944 yılında doların rezerv para olması için karar verdirdiler. Kabul ettirdiler ve 1945 yılında IMF kuruldu!!! 1944 yılında; 100 $. = 1 ONS (31. gr altın) 1 ONS altın, 35.-$ 2010 yılında (10 Şubat); 100 $. (0.07 sent'tir -basım maliyeti) = 1 ONS altın 1.075,- $'dır. 1994-1960 yılında; 1 Varil Petrol (159 litre) 2 - 3. $. 2010 yılında (Şubat); 1 Varil Petrol (159 litre) 75 - 80. $. Günümüzde 100 ABD dolarının 0.07 sent'in karşılığı ise 100 milyonu aşan insan kanı, I. - II. Dünya savaşı, Vietnam, 11 Eylül, Afganistan, Irak, yarın İran, Suriye ve Türkiye... diye devam edecek olan dünya terörüdür... Federal reserve için, 1, 5, 20, 50 ve 100 banknot doların basım maliyetleri 0.07 senttir. Bu arada günümüzün, devlet adamlarına, siyasi ve ekonomik çevrelerine hatırlatmakta fayda var. Dünya ekonomik krizinin yaşandığı 1929-1931 tarihlerinde, krizden etkilenmeyen ülkelerden birisi de Türkiye'dir... Enflasyon % 0.90, büyüme hızı % 9, 1 Türk Lirası = 0.47 dolar'dır. Genç Türkiye Cumhuriyeti üstelik Devleti Aliye'nin borçlarını ödenmekte ve dış yardım almamaktadır!!! O dönemler de, emeği ve ürettiği ile yaşayan dış ticaret fazlası bile olan Türkiye Cumhuriyeti'nin başında Mustafa Kemal ATATÜRK vardır. Türkiye IMF'ye 11 Mart 1947 yılında üye oldu. Onun için Türkiye’de TEHCİR, MÜBADELE ve günümüzde de AÇILIM ile devam eden süreçte FED’in rolünü görmek ve algılamak zorundayız. Yoksa, Türkiye’deki AÇILIM ile Irak’ın kuzeyinde olanları yalnızca Kürdistan kurma operasyonu olarak görerek yanılırız… FED’in “Amerikan dolarını petrol ticaretine yön veren para birimi olarak muhafaza etme amacı, Irak işgalinin temel nedenidir. Bu neden, sadece Irak petrolünü kontrol etme amacından daha önemlidir.” (Prof. Dr. Bülent GÖKAY) ABD’nin tek sırrı olan bu gerçek ile son krizde “25 trilyon dolar uçup” gitti. (Hürriyet Gazetesi 8 Aralık 2008) Bugünkü ABD, varlığını ve uluslararası mali piyasalarda gerileyen rekabetini, FED’in karşılıksız doları basması ile sağlamaya devam etmektedir. Şimdilik tek güvencesi askeri alandaki üstünlüğüdür. Bunun da tek başına işe yaramadığını, Afganistan ve Irak’ta gördü. ABD kamuoyu ise bu kirli oyunun tamamını, geçen seçimlerde başkan adayı olan Ron PAUL’un hedefleri ile öğrendi. Hürriyet Gazetesinin 17 Kasım 2007 tarihindeki haberine göre Ron PAUL seçim propagandası sırasında, doların olmayan karşılığı için yeniden “altın standardına geri dönelim” derken, “ABD Merkez Bankası-FED’in lağvedilmesini” istedi. Irak’taki ABD askerini çekeceğini ve CIA’da kapatacağını açıkladı. Türkiye’de ise henüz bu gerçeklerden bahseden bir siyasi parti, ekonomist ve liberalleşmiş aydın yok. (Açık İstihbarat : Bu yazıyı 11 Şubatta yayınlanan , Açık İstihbarat uyarıyor : Yeni ABD dolarına Hazır Olun başlıklı yazımızla beraber okumanızı tavsiye ederiz ) FED’in ABD’den sonra en güçlü olduğu ülke de hiç şüphesiz ki Türkiye’dir. Sırasıyla DP, AP, ANAP ve en son AKP’yi iktidara FED taşımıştır… Türkiye’de biliyorum ki bu gerçek, başta o partilerin mensupları da dahil olmak üzere fazlaca bilinmiyor…FED şuan tezkereden sonra bir türlü ANAYASA’yı da TBMM’den geçiremeyen AKP’nin yerine yeni bir iktidar arayışındadır. Göreceksiniz, AKP hükümetinden sonra iktidara gelecek olanların ilk işi ANAYASA’yı değiştirmek olacaktır. Onun için, günümüzde olanları tehcir-tasfiye, mübadele-mübadele ve cinayet boyutlarını görmek üzere, bölünmenin başladığı yıllara gidelim. I- MORA İSYANI İLE TÜRKLERİN BALKANLARDAN TASFİYESİ II. Mahmud’un başdanışmanı Mehmet Sait Halet EFENDİ 25 Mart 1821 yılında Mora yarımadasında ortaya çıkan isyanı örgütledi. Halet EFENDİ, Balkanların kudretli paşası olan Tepedelenli Ali Paşa’yı astırdı, tertibin farkında olan Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı öldürttü. SONUÇ Devleti Aliye olanların sorumlusu olarak Halet EFENDİ ile Patrik Gregorios’u gördü. Her ikisi de bedelini canları ile ödedi. Ama aynı yıllarda, daha çok Alevi ve Sünni kaynaklı ayrımdan dolayı kapanan Yeniçeri Ocağı’nın ardından 1829 yılında bugünkü Yunanistan devleti kuruldu. İsyan sonrası kurulan Yunan devleti için, ABD Başkanı Georges BUSH Yunan milli günü-isyan günü münasebeti ile 25 Mart 2006 tarihinde Beyaz Saray’da yaptığı konuşmada, “gençlerimiz Yunan bağımsızlığı için savaştı” dedi. II- GREOGARYAN TÜRK ERMENİLERİN TEHCİRİ İLE ANADOLU’DAN BAĞIMSIZ HRİSTİYANLARIN TASFİYESİ Bugünkü AB-D’li sapkınlar, 1830 yıllarında Yunan devletinin kurulması ile toplumsal yaşamda fazlaca etkisi olmayan Müslümanları Hristiyan yapmak yerine, daha etkin durumda bulunan Greogaryan Türk Ortodoks Ermenileri, Protestan ve Katolik yapmak üzere karar verdi. Böylelikle 1831 yılında Fransa Büyükelçiliğinin girişimi ile Ermeni Katolik Kilisesi, 1853’te İngiliz ve ABD misyonerlerinin çabaları ile de Ermeni Protestan Cemaati kuruldu... Katolik Cizvitlerin, daha sonra Protestan Misyonerlerin faaliyetleri, 1870'lerden itibaren Tiflis’te Taşnak, İsviçre’de Hınçak komitelerinin kurulması ile bölgede 1877-1878 yılında yaşanan Osmanlı Rus Savaşı ve Berlin Antlaşması ile gelişen yeni dönemde Ermeni ıslahatı gündeme taşındı, antlaşma sonrasında da Ermeni sorunu süreklilik arz eden bir sorun haline dönüştü… Anadolu’ya Amerika’dan gelen misyonerlerin, Ortodoks Ermenileri Protestan Ermeni’ye dönüştürme çabalarında açtıkları kolejler ile etkili oldu. Osmanlı bölgesinde yaşayan Ermenilerin eğitim faaliyetleri için, “80 normal lise düzeyinde kolej, 8 yüksek kolej ve 16 kız okulu” açıldı. Açılan okullarda öğrenim gören Ermeni öğrenci sayısının “27 bini” aştığı tespit edildi. “1900'lu yıllarda ise Osmanlı topraklarında misyonerlere ait toplam yabancı okul sayısı 2000 civarında idi; azınlıkların kendi okulları ile birlikte bu sayı 10.000'e yaklaşmaktaydı.” OSMANLI döneminde “Millet-i Sadıka” olarak adlandırılan, günlük hayatta saygınlığı olan, XIX. yüzyılın sonuna kadar imparatorluk yönetiminde, “22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa ve 11 profesörü” bulunan Ermenilerin, neden “Türkler bize soykırım yaptılar” dediğini anlamışınızdır. Osmanlı Ermenilerinin Protestan Ermeni’ye dönüşmesi Yusuf HALAÇOĞLU’nun söylediği gibi “Osmanlı topraklarına 1800’lerin başında gelen misyonerler” sayesinde oldu!.. SONUÇ Mora’da kurulan Yunan devletinden sonra Türklerin çoğunlukta olduğu Girit adası 1866, Bulgaristan ise 1908 yılında Osmanlı topraklarından ayrıldı. Osmanlının doğusunda yaşayan Ermenilerin dinini değiştirme veya Ortodoks Ermenilerin tasfiye süreci ise Osmanlı ordusunun 1915-1916 tarihlerinde ülkenin batısında Alman başkomutan Liman Von Sanders emrinde Çanakkale’de göğüs göğse çarpıştığı sırada oldu. Yüz binlerce insan öldü. Sonra da ülkenin doğusunda “Millet-i sadıka” ile yaşattıklarının adına “Ermeni soykırımı” dediler... Bu süreç de 1914-1915 yılları arasında yaratılan “tehcir oyunu” ile son buldu. Tehcir sırasında, Katolik ve Protestan yapılan kolejli Ermeniler tehcire tabii tutulmadı!.. Fakat yıllar sonra olanların farkında varan Protestan Ermeni Hrant DİNK’i öldürdüler…Bugün Hrant’ın ve diğer tüm aydınların katili kim sorusunu arayanlar ile hepimiz Hrant’ız diyenlerin bu gerçeği bilmesinde çok fayda var. III- KARAMANLI TÜRK HRİSTİYANLARIN MÜBADELESİ İLE ANADOLU’DAN ULUSAL BİLİNCİN VE LAİKLİĞİN TASFİYESİ Tehcirden sonra sıra Karamanlı Türk Ortodokslara geldi. Kurtuluş savaşında Aydın bölgesinin komutanı olan Mehmet Şefik Bey’in yazdığı “İstiklal Harbinde 57. Tümen ve Aydın Milli Cidali” adlı yapıtta, Ege’de demografik yapısıyla ilgili olarak, Ayvalık bölgesinde 1800 lü yılların son çeyreğine kadar bu bölgede Rumların olmadığını belirtir. Bölgedeki yaşlı tanıkların anlatımlarından yola çıkılarak hazırlanan eserinde ise “gerçekten de bilinenin aksine Rumlar Batı Anadolu’ya ancak 1838 Balta Limanı Antlaşması sonrası gelen İngilizlerin kurdukları büyük çiftliklerde çalıştırılmak için getirilmiş ve buralarda”, yerleşmediklerini söyler… Mehmet Şefik Bey, Türkçe konuşan bütün Rumların “fizyonomi ve adat bakımından da” komşuları Müslüman Türklerin benzeri olduğunu belirtirken (M. Şefik, I.Cilt, s.8.), bu Rumların, Orta Anadolu Rumları gibi esasen Türk olan Ortodokslar olduğu tespitinde de bulunur. Şefik Bey’e göre bu konuda “Osmanlı İmparatorluğu’nun son yarım asırdaki Tanzimatçılığı, Anadolu Türk Hıristiyanlarının Yunanlılığa döndürülmesi işinde Türk tarihi huzurunda suçludur ( M. Şefik, I.Cilt, s.9.).” Anadolu’da 19. yüzyıl sonlarına kadar bir kelime Rumca bilmeden gelen Türk Ortodokslara karşı Fener Rum Kilisesi öncülüğünde Yunanlılaştırma gayretleri vardır. Hatta Yunanistan’dan Rumca öğretmek için Antalya’ya gelen Nikolaidis, Antalya’da yaşayanların “bir kelime Rumca bilmediğini” itiraf eder. Fakat Türk Ortodoks Ermenileri kadar başarılı olmaz. Çünkü, aslen Türk olan Papa Eftim Yunan-Patrikhane ve batı işbirliği ile geliştirilen “ayrılıkçı” politikalara karşı çıkar ve Türk Ortodokslarını 1918’den itibaren yayınladığı bildiriler ile uyarır!... Papa Eftim’in yayınladığı ilk bildiri de anlatmak istedikleri, yağmacı zihniyetin oyun sahasına dönüşen günümüz Türkiye’sine de hitap eder. Eftim’in bildirisi hala alınması gereken dersler ile doludur. Papa Eftim yayınladığı bildiri de, “Avrupa müdahalesi ve bilhassa son zamanlarda Yunan taarruzları neticesinde Anadolu’nun Müslümanları gibi biz Hristiyanları da müteessir ve mutazarrır oluyorlar… Anadolu’da hiçbir Hristiyan yoktur ki; şu umumi felaketin kendilerine ait kısmın yegane müsebbibinin İstanbul Patrikhanesi olduğuna getirmemiş olsun. Türk Hükümetinin geçmişinde kiliselere bir müdahalesi olmamış iken İstanbul Patrikhanesi mübarek İsa Mesih’imizin emri hilafına ruhaniyetine ve mezhebimize şerre alet ederek, Türk olduğumuz halde Elenizm-Yunan propagandası ile iğfal edilerek güya aslen Yunanlı imiş ve aslına rücu edermiş gibi ekalliyet hukuku iddiasıyla mezhebi millete karıştırarak, bir taraftan bizi Yunan amaline alıştırmak...” sureti ile “Avrupa’ya karşı hükümetimizden müşteki sıfat ve vaziyetiyle göstermeye kalkıştılar… Mesela İstanbul Patrikhanesi’nin bize Türklüğümüzü unutturmak için aldığı bunca tedbirler hiç kar etti mi? İşte Türk tabiiyetimiz ve lisanımız olduğu bakidir. Halis Türk ve Türk evlatları olduğumuz adet, töre, kültür ve ahvalimizle ispat etmekteyiz” der. Fakat, 15 Mayıs 1919 tarihine gelindiğinde İzmir limanındaki gemiler de, valilik balkonunda ABD bayrağı vardır. İşgal devam eder. Tarih yazılırken, dönemin fotoğraflarında dahi, Yunan bayrağı görünür, ABD bayrağı görünmez. Kurtuluş Savaşı başlar, 9 Eylül 1922 tarihine gelindiğinde İzmir limanından ayrılanların bindiği teknelerde yine görünmeyen ABD bayrağı vardır. Ama savaş bitmemiştir. İşgal güçleri, 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ile meydanda kaybettikleri savaşı bu sefer Kasım ayında Lozan’da masaya taşımaya karar verir. ABD Hükümeti Lozan’a hazırlıklıdır. Hazırlıklı olduğunu da Mudanya Ateşkesinden 9 gün sonra, 30 Ekim 1922 tarihinde Lozan konferansına katılan itilaf devletlerine yolladığı muhtıranın 5. maddesinde; “Problemin en olumlu çözümü, Küçük Asya ile Yunanistan’daki Hıristiyan ve Müslüman azınlıkların mübadelesi olabilecektir” (GÜRÜN Kamuran (1986), Savaşan Dünya ve Türkiye, Bilgi Yayınları, İSTANBUL. s. 407) , cümlesi ile anlaşılmaktadır. Lozan’da 22 Kasım 1922 günü başlayan görüşmelerde 30 Ocak 1923 günü verilen iki karardan birisi, Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokole ilişkin Türk Ortodoks Hristiyanlar ile Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanların mübadele-değiş tokuş kararı vardır. Karar; henüz 22 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan görüşmelerinin devam ettiği 1 Mayıs 1923 tarihinde uygulanmaya konur. Yunanistan’ın Rumca öğretmek istediği, Papa Eftim için ATATÜRK’ün “Milli mücadele yıllarında bize bir ordu kadar yardım etti” sözü ile daha anlamlı kılınan Türk Ortodokslar zorunlu olarak Yunanistan’a yollanır. Türk Hristiyanlar, “ahlak, adalet ve lisanımıza uygun olmayan topraklarda yaşayamayız, yaşamamıza imkan yoktur” feryatlarını kimseye duyuramazlar. Ama aralarında din değiştiren, “Katolik Rumların, mübadele dışında kalmasına yettiğini hatırlatmak isteriz” (Doç. Dr. Engin BERBER). Evet aynı durum, 1914-1915 tarihlerinde uygulanan “tehcir” kararında Ermeni Protestan ve Katolikler için de geçerliydi. SONUÇ ABD’nin planladığı zorunlu mübadele ile 1 Mayıs 1923-1927 tarihleri arasında ANADOLU’da yüzlerce yıldır yaşayan, Kurtuluş Savaşı’na destek veren bir milyonu aşkın Türk Ortodoks Hristiyan, yalnızca inançları yüzünden Yunanistan’a gitti. Daha doğrusu, Türk olarak Kurtuluş Savaşına verdikleri destekten dolayı cezalandırıldılar. Ve 11 Kasım 2008 Hürriyet gazetesinde yer alan bir habere göre AKP’li Milli Savunma Bakanı Vecdi GÖNÜL, “Mübadele olmasa, Milli Devlet Olabilir miydik?” sorusu ile milli devlet olmayı mübadeleye bağladı. Aslında ATATÜRK’ün en büyük hatalarımdan biri dediği mübadele olduğu için, ne milli devlet, ne de laik devlet olamadık. AB-D’li sapkınlar planını çoktan yapmışlardı. Binlerce yıldır birlikte yaşayan Türkleri inançları için birbirinden ayırmıştık. Bugüne bakarak, bugün için sorulması gereken soru, -Türkü Hristiyan olduğu için kendi topraklarından tasfiye-mübadele eden bir ülke, laiklik ve ulus temelinde yükselen bir devlet kurabilir mi? IV- AÇILIM İLE DEVAM EDEN, İSLAM’I PROTESTANLAŞTIRARAK, İSLAM’IN TASFİYESİ… Tarihi olarak aradan çok kısa bir zaman geçti. AİHM 2 Şubat 2010 günü karar verdi. Türk nüfus cüzdanlarında din hanesinin kaldırılmasını istedi. AİHS’ye göre, “kimliklerde din ibaresi bulunması İNSAN HAKKI İHLALİ” idi. AİHM'in “din hanesi kalksın” kararına ilişkin başbakan ERDOĞAN, “anormal değil” dedi. AİHM’nin bu kararı, küçük Asya’da oynanan oyunların farkında olan Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1928 Anayasasında, “Devletin dini İslam dinidir” şeklinde yer alan ikinci maddesini kaldırarak, 1937 yılında kabul edilen Anayasanın ikinci maddesine bu sefer “Türkiye Cumhuriyeti'nin Laik bir Devlet” olduğunun nedenlerini hatırlattı. ATATÜRK, Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliği dinsizlik değil, din üzerinde kazanç sağlayan, siyaset yapan, görüldüğü gibi toplumların yapısını bozan, tehcir ve mübadele olarak bilinen tasfiye süreçlerinin yaşanmaması için kabul etti. Zaten, 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı kanun ile tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmesinin nedeni Türk milletinin inanç sisteminin korunmasına yönelikti. Korunmak istenen yalnızca Sünni İslam değil, insanların kabul ettiği tüm dinlerdi. Fakat, egemenlikleri için dini inançları kontrol altında tutma konusunda deneyimli olan AB-D’li sapkınlar dün Anadolu’nun asli unsurlarından olan, Türk ve Ermeni Ortodokslar ile yaşanan acılar, yüzyılların birlikte yaşama kültürü olmasına rağmen yaşatmışlardır. Bugünün Türkiye’sinde, benzer ilişki ve adı konulmayan “savaş” bu sefer de Protestanlaştırılmak istenen İslam aracılığı ile sözde Kürdistan kurmak üzere yeniden yaratılmıştır. AB-D’li sapkınlar, F. GÜLEN’in ışık evlerinde ve okulları aracılığı ile eğittikleri Müslümanları, işlerine yarayacak şekilde tarihte Ermenileri Protestanlaştırdıkları gibi Protestanlaştırmak üzere en üst düzeyde eğitti ve eğitmeye de devam ediyor... Bugün nasıl ABD’de okuyanların çoğu, F. GÜLEN cemaatine ait okullardan seçiliyorsa, 1830-1914 yılları arasında ABD’de okuyacak olanlar da din değiştiren Protestan Ermeniler arasında seçiliyordu!!! Bugün de yaptıkları katliamları Türklerin üzerine atan, bir telaş ile soykırımı tanıyalım diyerek roman yazdıran, yazdırılan romana Nobel ödülü verenler ve laik Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değiştirilmesini isteyenlerin hepsi F. GÜLEN merkezli yapılanmadan çıkmaktadır. ABD’li sapkınların uğraşları ile Protestanlaştırılmak istenen Ermenilerin bugünkü sayısı yalnızca Türkiye’de 500 kişi ile sınırlı kalırken. Yaşadıkları topraklardan kopartılan milyonlarca Türk Ortodoks Hristiyan ise ERENEROL ailesi tarafından temsil edilmektedir... SONUÇ Bugün için, yine AB-D’li sapkınlarca AÇILIM adı ile planlanan ve bir türlü masaya konulamayan AÇILIM, dünün Greogaryan Türk Ortodoks Ermenilerin TEHCİRİ ve Karamanlı Ortodoks Türk Hristiyanların MÜBADELESİNDEN farksızdır. Aynı yöntemlerle bugün İSLAM’ı TASFİYE ediyorlar… Türkiye’de teslimiyete varan sessizliğin ve derin PASLAŞMANIN tek nedeni budur… Bir taraf İslam’ı ılımlaştırmayı kabul ederken, diğer tarafta güya laikliğin önünde tek engel olarak gördüğü radikal İslam’a karşı tedbir alıyor. Her iki TARAF’ın da bilmesi gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin bizlere verdiği bilinçte, hiçbir ayrım yok, yasalar önünde eşitlik var, inançların korunması ve inançlar üzerinden oyun oynanmasına karşı durmak vardır!.. Her iki TARAF’ta bu ilkeden ayrıldığı takdirde kazanan yine kan emici sapkınlar olacaktır. Nasıl Küçük Asya’ya Greogaryan Türk Ortodoks Ermenilerin TEHCİRİ ve Karamanlı Ortodoks Türk Hristiyanların MÜBADELESİ acılar getirdiyse, aynı durum AÇILIM ile de devam edecektir. AB-D’li sapkınlar, acı ve kanla besleniyorlar. Öldürdükleri İNSAN sayısı yüz milyonları aştı. Bilinmesi gereken Mora isyanı ile 25 Mart 1821 yılında başlayan sürecin devam ettiğidir. Unutmayın, bu ülkeyi en iyi tanıyan devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’e bile Lozan’da sonradan pişmanlık duyacağı Karamanlı Türk Ortodoks Hristiyanların mübadelesine engel olamadı. Ama bu türden oyunlara karşı duracak Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini attı. İşte, o bilinçle görüyor ve yazıyorum. Küçük Asya’da DİNLE OYUN OYNATMAYIN!.. Tanrı inancınız için, tarikata, cemaate ve sapkınlara ihtiyacınız yok. Yoksa bir gün bir AB-D’li sapkın, F. Gülen cemaatine mensup kişileri kastederek Georges BUSH’un itiraf gibi, FED’in karşılıksız doları için, “gençlerimiz savaştı” diyecektir. 10 Şubat 2010 Saygılarımla (*) Federal Reserve Banks (FED) 1913 yılında ABD Dolarını basma yetkisi aldı, ABD başkanı ve kongreden bağımsız hareket eden merkez bankası yetkilerini kullanan fakat resmi olmayan özerk bir kuruluştur. Ortak olan bazı bankalar: FED Bank of New York, National Bank, First National Bank, Chase National Bank, National Bank of Commerce of New York City, City Bank, Chase Manhatten Bank, J.P. Morgan ve bu bankaları kontrol eden işte birkaç kişi ve kuruluş: Rockefeller, Rothschilds, Lazard Freres, Kuhn-Loeb, Warburg Co., Lehmann Brothers. Muammer Karabulut

14 Şubat 2010 Pazar

Sinema: Anadolu

Zahide Uçar Filmin Adı: Darbe Yönetmen: NATO, CIA, MI6 Sinema: Anadolu Başbakan bir alışveriş merkezinin açılışında “Bakkal dükkanı olayı bitti. Ne yapacaklar? Belki marketler, belki süpermarketler halinde bunu aşmanın gayreti içinde olacaklar” dedi. Demek ki sıra bakkalları bitirmeye geldi. RTE dersini iyi okumuş, ev ödevini sadakatle yerine getiriyor. Yürütülen proje; küresel şirketlerin “küreselleşme” yalanıyla hedefteki ülkelerin kaynaklarını birinci elden ele geçirme projesidir. Kendilerini dünyanın efendisi olarak gören şirketler, dünyanın kaynaklarını artık kalabalık bir nüfus ile paylaşmak istemiyor. Beden güçlerini sömürdükleri insanları çoktan gözden çıkardılar. Onlar; pamuk tarlasında, maden vb.lerinde çalışan ucuz işçilerin yerine; eczacı, doktor, mühendis, bilim adamlarını koymak istiyor. Ülkemizin de içinde olduğu dünyaya bir bakın. İnançlar, ilkeler, ahlaki değerler horlanırken; para kutsanıyor. Paranın sahibi kim ise, dünyanın efendisi olma hakkını da elde etmiş oluyor. RTE dersini gerçekten iyi okumuş, ev ödevini yapma azmi ise müthiş(!).. Doktorlarımızı, eczacılarımızı, bilim adamlarımızı, ordumuzu Küresel Şirketlere ucuz işçi yapmak için bütün yetkilerini, hatta yetki aşımını bile kullanıyor. Bir ilin sağlık müdürü aile hekimine; “hasta daha kapından girerken teşhisi koyacak, reçetesini yazacaksın” diyor. AKP’nin sağlık politikası işte budur. Doktora muayene ettiği hasta sayısı kadar ücret vererek, kalitesiz hizmet vermeye zorluyor. Hükümet doktoru herhalde, “beşi üç lira” diye bağıran işportacı sanıyor. 15 Yıllık tahsil hayatlarına(sene kaybetmeden okuyan 15 yıl sonunda pratisyen hekim oluyor), bilime,emeklerine, insana gösterilen saygıya bakın!.. "Tayyip Erdoğan 2004 Mart ayında dünya ekonomisini elinde bulunduran 8 ailenin liderleri ile İstanbul’da benzer bir toplantı yapmış ve satışlara başlamıştı! 8 ailenin liderleri, Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn’un özel uçağı ile İstanbul’u ve Türkiye’yi paylaşmaya gelmişti. Sözde Yatırım Danışma Konseyi denilen toplantıya 20 büyük şirketin dokuzunun başkanı da katılmıştı. 2005 Nisan ayında ise 11 ülkeden, ciroları yaklaşık 900 milyar euroyu bulan 19 çokuluslu şirketin üst düzey yöneticileri, İstanbul’da Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında 2. Yatırım Danışma Konseyi Toplantısı’nda buluşmuştu. Kimlerin hangi şirketleri satın alacağı bu toplantılarda kararlaştırılmıştı! Tıpkı Endonezya’nın paylaşılması gibi birkaç yıl içinde Türkiye pastasını paylaştılar. (Arslan BULUT-Erdoğan ve büyüklerin lobisi!-Başlıklı yazısından alıntı.)” AKP Şimdi de “Kırmızı Kitap” olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'ne el attı. Demek ki DARBE çığlıklarının asıl hedefi başkaymış. Başbakan Erdoğan, MGSB'nin iç tehdit bölümünden “irtica” başlığının çıkarılması kararını aldıklarını açıkladı. Anlaşılan o ki; BOP- Neo Osmancılık projesini uygulama safhasına geçtiler. Atatürk ve Ulus devlet düşmanlığının hangi amaçla yapıldığını şimdi anladınız mı? Diyalogcu Fetullah ve müritlerinin; basın, üniversite, sivil örgüt üyelerinin, projeye destek olursa elindekileri koruyabileceğini sanan sermaye gruplarının, AKP ile niye el ele olduklarını anladınız mı? İpleri küresel şirketlerin elinde olan “FİGURAN”ların işbirliği… ABD; Rusya’dan ayrılıp kendi bağımsız devletini kuran Türk Devletleri’ne nasıl girdi? Türkiye ile. Kazakistan Devlet Başkanı Nur Nazarbayev Banu Avar’a bu gerçeği şöyle ifade ediyor:” Ülkemize hep ABD adına geldiniz. Sizler Türkiye olarak, kendiniz olarak ne zaman geleceksiniz?” Bu cümlenin meali; “Türkiye’den gelen ABD’nin Truva atlarını biliyoruz” dur. Türkiye “ABD+İsrail+İngiltere”nin İslam Ülkelerinin yeni Truva atı olma yolunda yeniden yapılandırılıyor. İKÖ Genel Sekreteri Ekmelettin İhsanoğlu; “İslam Barış Gücü” kurulması için girişimlerde bulunduk” diye açıklama yapmıştı. “İslam Barış Gücü” BOP için kurulan yeni bir Ordu olabilir mi?ABD’nin İslam Ülkelerine Türkiye siyasilerini Truva atı olarak sokması kabul görür mü? Bunu şu anda bilemeyiz ama AKP’nin küresel şirketlerin Truva atı olduğu artık saklanamayan bir gerçektir. AKP ve RTE’nin parayı kutsayan yaklaşımı; işçinin, çiftçinin bu kadar horlanması, küresel şirketlerin insana bakışını yansıtıyor. O nedenledir ki, bu hükümetten; ne eczacılara, ne sağlıkçılara, ne itfaiyecilere, ne de Ankara’nın soğuğunda ölüme yatan Tekel işçilerine merhamet beklemeyin! Haramı helalinden fazla olanın, günahta şeytanla yarışmayı ilke edinenin merhameti olmaz. Merhamet “insan” olmanın ayrıcalıklı bir erdemidir. İnsani değerlerini kaybedenlerden merhamet beklemeyin, merhamet dilenmeyin!.. Aşınıza, işinize, toprağınıza, bayrağınıza, namusunuza sahip çıkın! Günün sözü: “-Ben milliyetini açıktan açığa söyleyenlerden değil, damarlarındaki kanın cinsini zaman ve muhite göre değiştirenlerden çekinirim. (Portreler, 293.s. Ötüken Neşriyat, İstanbul 2005) Hakkı Süha Gezgin” Z_eucar@yahoo.com.tr

İsrail Kürdistan İçin ABD'de

İsrail güçlü şekilde bağımsız Kürt devleti fikrini savunuyor" İsrail'den ABD'de 'Kürdistan' senaryoları Washington’da lobi çalışmaları yürüten İsrailli yetkililerin Obama yönetimini ‘bağımsız Kürdistan'ın avantajları’ için ikna etmeye çalıştığı iddia edildi. İsrail basınına göre ABD’nin İsrail Büyükelçisi Michael Oren bir süredir kongre nezdinde Kürt devlet için çalışma yürütüyor. Israel National News gazetesinde yer alan Sara Benjamin imzalı haberde, Washington’daki etkili İsrailli lobi gruplarının ABD Başkanı Barack Obama yönetimini, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin oluşumuna iknaya çalıştıkları kaydedildi. ABD İsrail Büyükelçisi Michael Oren’in konuyu sayısız kez üst düzey Pentagon yetkilileri ve ABD Kongre üyeleriyle görüşmelerde gündeme getirdiği ileri sürüldü. Michael Oren’in ayrıca, geçtiğimiz günlerde Beyaz Saray’ı ziyaret eden Federe Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani ile de, tasarımı değerlendirmek üzere gizli görüşme yaptığı belirtildi. Dahası, İrak Cumhurbaşkanı ve YNK Lideri Celal Talabani’nin İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu tarafından bizzat bilgilendirildiği kaydedildi. 'BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN FİKRİ DESTEKLENİYOR' Haberde, “İsrail güçlü şekilde bağımsız Kürt devleti fikrini savunuyor ve iki dost ulus arasındaki askeri ve siyasi bağ inanılmaz düzeye çıkmış durumda” denildi. Görünüşte, Kürt devletini kurma konusunda Kürtleri özlemi ve batılı güçlerin buna desteğinin var olduğu kaydedilen haberde, eksik olanın Kürt liderlerinin adım atarak böylesi bir oluşuma talip olma eğilimi göstermeleri olduğu belirtildi. Federe Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani’nin son Washington ziyareti öncesi bölge yönetimini bilgilendirmediği yönündeki haberler gözden kaçmadı. Yine özellikle İsrail ile Federe Kürdistan Bölgesi Yönetimi arasındaki ilişkilerin Washington merkezli gündeme gelmesi dikkat çekici. KUDÜS-HEWLER İLİŞKİSİ... Barzani ile ABD İsrail Büyükelçisi Oren arasında gerçekleştiği iddia edilen görüşmenin içeriği bilinmiyor. Ancak Barzani, El Arabiya televizyonuna verdiği bir demeçte, İsrail’le ilişkilerinin olmadığını, Bağdat-Kudüs arasında ilişkiler kurulmadıkça bunun söz konusu da olmayacağını söyledi. Bununla beraber Barzani, Kudüs-Hewler arasında ilişki olmasının kötü bir şey olmayacağını belirterek, “hemen hemen tüm Arap ülkelerinin İsrail’le ilişkileri var, dolayısıyla bizim neden olmasın?” dedi. İsrail’le gizli açık ilişkileri olan Arap ülkeleri, Federe Kürdistan Bölgesi ile İsrail arasındaki ilişkiler hakkındaki söylentilere tepki göstererek, Hewler-Kudüs arasında ilişkilerin olmasına karşı çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde, Kürt militanların Hewler yakınlarında İsrail istihbarat örgütü Mossad tarafından eğitildikleri haberleri Kürt basınına yansıdır. Hatta bu eğitimlerin görüntüleri yayınlandı. Ancak her iki taraf alışıldığı üzere haberleri yalanladı. İsrail’in, son zamanlarda Türkiye ile yaşadığı diplomatik krizler sonucu Kürt kozunu daha güçlü kullanmasının söz konusu olabileceği tahmin ediliyor. Türkiye’nin İsrail’e yönelik çıkışlarının iki ülke arasındaki askeri-ekonomik ilişkilere olumsuz bir yansımasının olmadığını, zira bunun ABD-AB destekli olduğunu belirten bazı gözlemciler, İsrail’in Güney Kürdistan’ın bağımsızlığını savunmasının, İran ve Suriye’ye karşı yeni müttefik bulma arayışından kaynaklandığı görüşünde. Kaynak: ANF NEWS AGENCY